zengin yosun meselâ pirinçli sarma veya çorba olarak yenir.
Laminaria ve Porphyra cinslerinin dün-ya kuzey yanm küresinin bütün soğuk ve ılık deniz kıyılannda mevcut olmalanna rağmen. muhtelif sebepler bunlann esas itibariyle sadece Uzakdogu'da insanlar için besin maddesi olarak kııllanılmasını gerektirmiştir. Fakat, acaba bu yosunlann bütün dünyada, patlayıcı bir şekilde çoğa-lan insanlık için, ek bir besin kaynağı ola-rak kullamlıp kullanılamıyacaklan sonı-suna hayır cevabını vermek icabetmekte-dir. Laminaria ve Porphyra 20 dereceden
Bir toparlama. Şimdiye kadar yazılan-mızı okuyanlann kafasında bazı so-rulann canlandığını samyorum. Fıkralara neden bu kadar önem veriyor ve onlara gerçekmiş gibi davranıyoruz ? Bunlar gii-lüp de geçilecek ciddi olmıyan şeyler de-ğil mi ?
Hamlet eseri edebiyat alamnda gerçek-ten önemli; ama bilimin tutup da bunu ciddiye alıp üzerinde kafa yorması değer mi ?
Rüyalar, unutmalar, yanlış kelime kul-lanmaları bozuk bir beyinin çahşmasını anlatmıyor mu ? Gaycmiz doğru çalışan bir beyini öğrenip doğru düşünmemizi sağlamak değil midir ?
Çocukluk cinsiyeti yaygın değilse, ne diye üzerinde duruyoruz ? Eğer yaygınsa, birçok insan bunun zarannı görmcden na-sıl oluyor da büyüyüp gelişiyor?
Eğer doğa anamız bizi bu cinsiyeti unu-tacak şekilde yaratmışsa. ne diye tutup da hatırlatmıya çahşıyoruz. Yılanı olduğu yerde uyur bırakmak daha doğru değil midir?
Ve daha başkalan.
Biitün bu sorulara cevap verip veremi-yeceğimi bilemiyoıum. Ben de Nasrettin Hoca gibi kısaca "Bilenler bilmiyenlere anlatsın" diyeceğim.
yüksek su sıcaklıklanna tahammül ede-mezler ve bu yüzden bunlar tropik ve sübtropik bölgelerdeki gclişmekte olan memleketlerin deniz kıyılannda yetiştiril-miye elverişli değildirler. Oralarda tek hücreli tatlı su yosunlannın büyük mik-tarıarda yetiştirilmesi daha şanslı gözük-mektedir. Fakat, bazı gelişmekte olan memleketlerde mutiak surette agar en-düstrisi geliştirilebilir, zira bilhassa tro-pik ve sübtropik sahil sulannda agar ve-ren kırmızı yosunlar bereketli bir şekilde yetişirlcr.
KOSMOSlan Çeviren : NECDET VLVSOY
Ancak insanlann çok üzerinde durduğu
bir noktaya değinmek istiyorum : Bütün
ı insanlar anlaşılmak ister. Insanlann ço-
ı ğu anlaşılmadıklanndan, yanlış anlaşıldık-
lanndan yakmırlar. Bir yanlızhk ile çer-
çevelendiklerini hissederler. Bir iyi niye-
tin kötüye yorulması ne kadar kıncıdır.
Ama insan "anlaşılmadım" derken acaba
l gerçekten kendini anlıyor mu ? Başkala-
nnın kendisini anlamasını isterken, ger-
çekten başkalanm anlamıya çalışıyor mu ?
Sonunda artık derdini anlatamıyacağı-
na güvenen insan, bütün insanlarla ilgisi-
ni kesiyor, o anlatamıyacağı derdi söyle-
mek de istemiyor, "Küçük Prens" te be-
lirtildiği gibi derdini kendine sakhyor:
"Üzgündüm 'yorgunum' dedim". Kelimeler
: kahplardan sıynlıp bilimsel deyimler hal-
kın kavradığı sözlere çevrilirse, FREUD'ün
" öncelikle ruhsal sevgi hayatına yer verdiği
anlaşıhr. Bu sevgi birçok okurlann FRE-
UD'ün ilk öğretilerinin etkisinde kalarak
ı yanlış anladıklan gibi, sadece bedensel bir
ı sevgi değildir. Bedenin isteklerinin üstüne
I çıkacak kadar kendini yenmiye yönelmiş
bir sevgidir. Ve "anlaşılmak istiyorum" di-
yen insan gerçekten anlaşılmak istemiyor.
Kendi özel hayatına, cinsel davranışlanna
ı çok az kimseyi kanştırmak istiyor. Anla-
: şılmak istiyorum derken "sevdiklerim ta-
rafından scvilmek, onlar tarafından ko-
11
0
o
BEN ONU BDĞMASAYDIM D BENİ BOĞACAKTI
Dr. HERMAN AMATO Izgller : FERRUH OOÛAN
runmak, cnların sevecenliğinc sığmmak ıstiyorum" demek istiyor. Aksi halde önce kendini anlamıya çahşır, bazı duyguları kötü diye kcndinden uzaklaştınp başkala-nna yormaz, kendi içindeki fırtınalardan dolayı başkalannı suçlamaz, içinden ge-çen şeylerin yansını kötü diye unutup di-ğer yansını hatırhyarak kendinin diğer-lerinden üstün ve daha iyi olduğu masah ile ortahkta dolaşmazdı.
Içinden geçen duygulan başkalannda göriince onlara saldırmak, insana ne dü-rüstlük kazandınr ne de soylu yapar.
Dürüst insan kendini olduğu gibi kabul ederek geliştirmiye çahşan, kundi içinde-ki isteklerle başkalanna zarar vermemek için kendini dizginlemiye çahşan ve bu duygulannı yıkıcı gayelerle kullanacak yerde, yapıcı amaçlara yönelten insandır. Güçsüzlüğü yenmiye çalışan ve başkalan-nın yenmesine yardırn eden insandır. Ye-nemiyenlere ar.layışla bakan, onlan bu-lunduklan çukurdan çıkarmak için yar-dım elinj uzatan insandır. Dürüst insan do-ğanın isteklerine ve toplumun kanunları-na saygı gösteren ve bu istekleri toplu-mun istediği şekilde, hatta daha iyi bir şe-kilde kimseye zarar vermeden, mümkün olduğu yerde başkalarını yararlandırarak geçiştirmeye çahşan insandır.
Çocukluk cinsiyetine eğilmekle bazı sa-pıklann sanıldıklan derecede anormal ol-madıklanm anlamaya başlamış ve bunla-ra yardım elini uzatmıya başlamıştı FREUD. Bunlar cinsî hayatlannda bazı çocukluk âdetlerini saklamışlardı.
Rüyalan incelemekle. büyüsel davra-nışlar üzerinde durmakla, ruh hastalan-nm bazı davranışlannın normal insanla-rınkinden aynlamyıacağını belirtmiş ve normal anormal arasında kesin bir hudu-dun kolaylıkla konamıyacağını anlatmıya çahşmıştı.
Böyle bir tutum, derdine çare bulama-mış bir sürü insanı kendimizden uzak tu-tacak yerde onlan yanımıza ahp dertlerini daha iyi bir açıdan değerlendirmemize yardımcı olur.
Gene böyle bir tutum kendi içimizde geçen olaylan tabiat Ustü kötülüklere, ya da iyiliklere bağhyacak yerde, tabiatm ta kendisine bağlamamıza yardımcı olur.
Sembollerin derecelendirilmesi. Dör-düncü yazımızda aşağı yukarı dış dünya-ya kendimizin şekil verdiğini anlatmıya çahşmıştık. Gerçi şekli vennek için dış dünyadaki malzemelerden yararlanıyor-duk, arna son sözü gene biz söylüyorduk. Işık enerjisi, ses enerjisi aydınhğa ve se-
? Ben onu boğmasaydım. o benl boğacaktı."
se bizim yardımımızla çevriliyor ve bel-leğimizde depolanıyordu.
Retıkler, şekiller içimizde ortaya çıktı-ğı halde, doğuştan körlerin rüyalan renk-sizdir, şekilsizdir. Aııcak sonradan kör olanlar renkli, şekilli rüyalar görebiliyor-lar. Bir cisme bakarken onu biz şekillen-diriyoruz, ama bu şekli vermek bizim is-teklerimize bağlı değildir, dış dünyarun etkisi altındadır.
O kadar etkisi altındadır ki, dış dün-yanm yardımı ile kendi yarattığımız bu hayalieri, gerçekten dış dünyanın malı sa-nıyoruz.
Bu karşımızda gördügümüz cisimler, gerçekte dış dünyada bulunan ve şeklini bilmediğimiz nesnelerin bizim tarafımzı-dan şekillendirilmiş sembolleridir. Biz bu sembollere karşı soğuk davramyoruz, çün-kii bunları öğrenmek için bir çaba harca-mamışız. Onlara şekil verebilecek yete-nekleri doğuştan elde etmişiz. Buna birin-ci derecede sembolizm diyorum. Dış dün-ya ile ahş veriş yaparken başhca kullandı-ğımız sembolizm budur.
Ikinci derece sembolizme gelince, in-sanlar arasmda anlaşma gayesi ile kullan-dığımız sembolizmdir.
Bu gruba yazıh semboller, kulağa etki yapan kelimeler. anlamh jestler girer. Biz bu sembolleri öğrenmek için çaba harcı-yor, kendimizi zorluyoruz. Bu sembolleri dış dünyadaki cisimlere ya da iç dünyada-ki kavramlara bağlamak için kendimizi zorluyoruz. Ingiliz masaya "table" der, biz "masa" deriz. Ingüiz masa kelimesinden bir şey anlamaz. Biz "table" kelimesini an-lamsız bulabiliriz. Bir ingilize "table" ke-limesinin anlattığını, bir türke asağı yu-kan "rnasa" kelimesi anlatır. Burada sem-bollcr biraz kendi isteklerimizle sekil al-
J2
mıştır. önbilinçten bilince bu sembolleri geçirirken biraz gayret sarfetmemiz gere-kir. Oysa duyumlarla duygular biz gayret sarfetmeden derhal bilince geçerler. Bi-linçaltı ile bilinç arasında önbilinc gibi bir bölge ile karşılaşmazlar.
Dış dünyamn bazı sembollerine özel bir ilgi ile bağlanınz. Bedenimize, anne ve babamıza, sevdiğimiz bir resme özel bir duygu ile bağlanabiliriz. Bu duygular ve bu cisimler birbirinden aynlmaz bütünler teşkil ederler. Aynı duygu bir cisimden di-ğerine kayabilir. FREUD'ün küçük hasta-sı Hans'ta baba korkusunun at korkusu-na çevrümesi gibi. Burada önemli olan duygudur. Bu duygu bir keresinde babaya bağlanmıştır, bir keresinde ata. Böylece at ve baba aym duyguyu uyandırdıklanna göre bunlardan birincisi, ikincisinin sem-bolii olarak kabul edilebilir. Rüyada, fık-ralarda, sembolik şiirlerde yaptığımız bu-dur. Alışık oldugumuz sembollere hergün kullandığınuz anlamlarından değişik bir anlam veriyoruz. Bu, üçüncü çeşit sembo-lizmdir. RUyaya da hulyalara bir anlatım aracı gözü ile bakabiliriz. Küçük çocuğun acıkarak buzdolabındaki tavuğa erişebil-mesi için hem buzdolabının, hem tavuğun, hem de gidcceği yolun hayalini kafasında canlandırması gerektir. Eğer buzdolabm-da tavuk falan yoksa, yaptığı yolu boşuna yapmış demektir. Rüyalarda da yaptığı-mız biraz budur.
Eğer duygularm çeşitli sembollere bağ-lanabileceğine, örneğin bir sevgilinin men-dilinin, ya da resminin sevgili ile ilgili duy-gulan uyandırabileceğine inanırsak, insan yaşayışımn duygusal ifadesi olan fıkra, ro-man ve masallara psikanalizin eğilmesine şaşmamalıyız.
tki tarz düşiince. tsteklerimize ser-bestçe bir yön verip hayal kurduğumuz
an, bizden mutlusu yoktur. Bütün zengin-likler, başanlar bizimdir; biz dünyamn en kuvvetli adamıyız. Bu son hızla geçen ara-bayı durdurmak için bir kolumuzu uzat-mamız yeter. Araba tuzla buz olduğu hal-de kolumuza hiçbir şey olmamıştır. Kar-şımıza çıkan aslanı kuyruğundan tuttuğu-muz gibi yüz metre öteye fırlatmanız iş-ten bile değildir. Hayallerimiz hep erkek-çe oluyor. Biraz da Hammlann dUşIerini uyduralım. Sevgili prensimizin bizi beyaz atının uzerinde her çeşit zenginliğin bu-lunduğu şatoya sürüklemesi işten bile de-ğildir. Orada ne çamaşır derdi vardır ne de buiaşık. Mutlu yavrular yetiştirmekten başka yapacak işimiz yok.
Gerçek pek de bu düşlere benzemiyor. Acaba duygulanmıza olumlu bir yön ve-rip hayali başanlar, hayali mutluluklar düşünecek yerde, gerçek başarılar, gerçek mutluluklar düşünmemiz mümkün değil midir? Olaylann sonuçlarım havaya, tali-he, mukadderata bırakacak yerde, bu olay-lara kendimiz olumlu bir yön veremezmi-yiz ?
Bu tarz düşünce o kadar kolay değil. önce kendi isteklerimizin baskılanndan sıynlmalı, ondan sonra bu istekleri ger çekleştirmek için gerekli yolu bulmahyız. Kolay kolay karar vermemeli, hayaileri-mizin kaprislerine kapılmamalı, karar ve-rince onu şasmadan yerine getirmek için harekete geçmeliyiz.
FREUD birinci tarz hayal ile ikinci tarz davranışuı derhal ayrüabileceğini anlat-mıştır. Hayal kuran mutludur, gözleri ışıl ışıl panldamakta, yüzü bir tebessümle ay-dınlanmaktadır.
tkinci yani gerçekçi şekilde düşünen adaına gelince, suratından düşen bin par-ça olur. Suratı asık, kaşlan çatıktır. Ken-dini ciddî bir işe verdiği bellidir.
Atis Karar veriyor ve Ben'in gelişmesi. Okurlar bilirler: tkinci tarz düşünceyi ge-liştiırmek için, karar verme sanatı ile il-gili bir takun derslcr verdiğimi anlatnuş-tun. O dersleri biraz "Küçük Prens" e ben-ziyen "Alis Karar veriyor" kitabı altında toplamıştun. O kitabın yerine "Bilim ve Teknik"te "Düşünmek Ya Da Düsünme-mekte Direnmek" adt aitmda bir yazı se-risi yayınlamıştım. "Alis Karar Veriyor" bir insanın bir yaridan kendini hayallere kaptırması diğer yandan bu hayallere kar-şı koymak, gerçekçi kararlar almak için ne gibi bilgilere ulaşması gerektiğine dair fikir vermiye çahşıyordu. Kitabm yakın-da yayınlanacağını umduğum için bunla-rı söylüyorüm.
33
Bu dersler esnasında bana çok ilginç görüneıı olaylarla karşılaşmışlım. tnsan hiç de gereği olmadan, inceleme yapma-dan yalan söyliyebiliyor ve bunu düzelt-mek için hiç de bir çaba harcamıyordu. Örneğin iki zann 12 değişik şekilde karşı-laşabileceğini sanıyor ve bunıı savunuyor-du. Bu savunmayı yapması için, ne alış-kanlığa baglıyabileceğim, ne de isteklerle ilgili bir neden göremiyordum.
Bilindiği gibi, bir olayın tekrarlanması insanı onun gerçekliğine inandınr. Bir taş yiiz defa düşer ve taş düşme olayınm doğ-ru olduğuna insan inanır. Yani insan bu-na şartlanır. Kelimeleri yerindc kullan-mak da bur.a benzer bir şartlanmadır. Türkçede masaya hep masa diyor ve "ma-sa" sözcüğünün gerçekliğine inanıyoruz.
Diğer bir gerçeklik duygusu var ki. bu şartlanmya bağlı değildir. Bu da çok is-tcdiğimiz şeyin olacağına inanmaktır. Çok sevdiğimiz bir insanın bizi sevdiğine ina-nınz. Çok istediğimiz bir gayeye varabile-ceğimize inanınz. Zar örneği, bu iki şık-tan hiç birir.e uymuyordu. Ne zarlar hak-kında bizi şartlandıracak deneylerimiz vardı, nc de zarın iki yüzünün 12 değişik şekilde karşılaşmasım istctecek bir nede-nimiz.
Böyle kaygısız olduğumuz durumlarda bilgimiz olmadan yalan söyliyebiliyorsak, isteklerin işe kanştığı anda ne türlii yalan söyliyebileceğimizi vann siz düşünün.
Kafanın bozuk çalışabileceğini anlat-mak bir dürüstlük görevi idi. Çünkü bu kafa ile yalnız kendimiz hakkında fikir edinmiyor. aynı zamanda başkaları hak-kında da hüküm veriyorduk. tki zarda ya-nılan kafa, kimbilir insanlar hakkmda ka-rar verirken nasıl da yanıhyordu.
Bu dersleri karşılıklı anlayışı yaymak ve diğer insanlara karşı çabuk karar ver-mememiz gerektiğini anlatabilmek için verdim. Kitabı da aym amaçla yazdım. Dü-rüstlük bekliyen insan cnce kendine karşı dürüst davranmalı, sonra başkalanndan dürüstlük beklemelidir.
Kitap çeşitli imkânlan hesaplamanın insanı nasıl daha gerçekçi düşünmiye ha-zırladığını da belirtiyor. tsteklerimiz ol-ması çok güç olaylan, ömeğin piyangoda en büyük ikramiye kazanmak olaymı, bi-ze gerçekleşebilirmiş gibi gösteriyor. Eğer insan imkânlan tartmasını bilirse kendi-ne daha uygun, daha olumlu yollar seçer.
Psikanaliz tedavisi gerçekçi olan Ben'i (Ego) geliştirmeye çalışır. Ben'in hayaller-den sıynlıp kendini toplaması, uzun süren, sabır istiyen bir işlemdir.
34
Bunun gibi çok az matematik bilgi is-tiyen, basit ihtimal hesaplannın tam be-nimsenmesi, kendimize kraşı koymamızı gerektiren, çaba istiyen bir işlemdir. Fakat bu başanldıktan sonra güvenimiz arttığı gibi, tutturmamız gereken yolu daha ko-laylıkla seçeriz.
Nasretlin Hoca'mn iki hikâyesi. Kitabı tanıtmak şeklinde bildiğim dürüstlük gö-revimi yerine getireyim derken, Nasrettin Hoca'nın hikâyelerine değinmeyi unuttum.
tlk seçtiğim hikâye insanın nasıl kendi içindeki duyguları başkalarına fırlatıp bir çeşit iftiracı kesilebileceğini belirtmek içindir. "Insan başkalannı kendi gibi bi-lir" sözü ünlüdür.
Kızdığı birini öldürmek istiyen insan, önce ondan korkar. onun kendisini öldür-mek istediğini sanır, sonra da güyâ ken-disini savunmak için onu öldürebilir.
Nasrcttin Hoca'nın ilk anlatacağımız hikâyesi bunu ne kadar güzel dile getiri-yor : Hoca gcce yatıhğma misafirliğe gi-der. Geniş bir gece külâhı verirler. Külâh ağzını tıkar, nefes alamaz. Hoca külâhı bağlıyarak rahat bir şekilde kafasına yer-ieştirir. Ev sahibi ertesi sabah Hoca'ya takıhr: "Ne o bizim külâhı boğmuşsun". Hoca cevabı yapıştınr: "Eğer ben onu boğmasaydım, o beni boğacaktı".
tkinci fıkra, insanların babalanm yal-ııız ata benzettikleri gibi, yanlış bir fikri ortadan kaldırmak için anlatılmıştır. In-san bazan babasıuı tannlaştırabilir. tşte Nasrettin Hoca'nın güya tann ile geçen bu hikâyesi, gene bir baba oğul ilişkisini canlandırmaktadır.
Nasrettin Hoca, bahçesini iki kısma ayırarak, soğan eker. Bir kısım soğanlar tanrı için, bir kısım soğanlar kendisi için-dir. Zamanı gelince kendi soğanlan cılız kaldığı halde, tannnın soğanlan iri yan olur. Imrenen Hoca bunlardan iki tane alır. Şimşekler, gök gürültüleri ile karşı-lanır. "Anladık" der Nasrettin Hoca, "Ni-hayet iki soğancığını alacaktık, al onlan geri".
Çocuğun babası karşısındaki güçsüzlü-ğünü ve babasının organlannı elde etme isteğini, ne kadar güzel dile getiriyor bu fıkra.
Babasının organlanna sahip olmak is-tiyen FREUD'ün küçük hastası olan Hans kendi organlannı kestirip onlarm yerine daha büyük organlar taktırdıgmı hayal ederek kastrasyon (erkekliğin giderilmesi) endişelerinden sıynlmıştı. Bu olaydan son-ra atlann kendini ısıracağmdan artık kork-muyor ve serbestçe sokağa çıkabiliyordu.